Kimliklerin Kesiştiği Yerde Zazalar | Dr. Zeynem Arslan ile Röportaj

Avrupa'da ve Türkiye'de Zazalar, Aleviler, insan hakları, ayrımcılıkla mücadele, çeşitlilik yönetimi ve demokrasi kuramları gibi çok çeşitli alanlarda çalışmalar yürüten Dr. Zeynem Arslan'la röportaj yaptık.

Kimliklerin Kesiştiği Yerde Zazalar | Dr. Zeynem Arslan ile Röportaj

Bize kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?

Sosyal bilimler alanında üç yüksek lisans ve bir doktora derecesine sahibim. Meslek hayatımda uzun yıllardır insan hakları, toplumsal cinsiyet, ayrımcılıkla mücadele, çeşitlilik yönetimi ve kapsayıcılık alanlarında çalışıyorum.

Son olarak Viyana Hastaneleri, Fizik Tedavi ve Yaşlı Bakım Merkezleri Genel Müdürlüğü’nde Diversity Manager olarak görev yaptım. Hâlen Viyana İdare Mahkemesi’nin Ayrımcılıkla Mücadele Birimi’nde hukuk alanında ve aynı zamanda Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmasını izleyen bağımsız denetim mekanizmasında aktif olarak görev yapmaktayım.

Akademik çalışmalarımı da mesleki faaliyetlerimle paralel olarak sürdürmekte; araştırma ve yayınlarımla insan hakları, ayrımcılıkla mücadele ve toplumsal eşitlik alanlarına katkıda bulunmaya devam etmekteyim.[1]

Çalışmalarımda kimlikleri birbirine karşı konumlanan yapılar olarak değil, birlikte demokratikleşebilecek topluluklar olarak ele alıyorum. İlgi alanlarım; kimlik, aidiyet, postsömürge güç ilişkileri, Alevilik, Zazalık, toplumsal cinsiyet, göç ve çoğulcu demokrasi ekseninde şekilleniyor. Akademik çalışmalarım boyunca beni en çok meşgul eden soru, toplumların yalnızca hak talep ederek mi, yoksa kendi içlerinde öz-demokratikleşerek de güçlenip güçlenemeyeceği oldu. Bana göre bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca geçmişi ya da sahip olduğu kimlik değil, kendi içinde ne kadar çoğulcu, eleştirel ve demokratik ilişkiler geliştirebildiğidir. Bu nedenle çalışmalarımın ortak odağı, kimlikleri yalnızca korunması gereken aidiyetler olarak değil, demokratik dönüşümün aktif özneleri olarak ele almaktır. Amacım, farklılıkların çatışmanın kaynağı değil, demokratik ve birlikte yaşamı güçlendiren bir zemin olabileceğini göstermeye katkı sunmaktır. Nitekim, bir demokrasinin gücü ve niteliği, çoğunluğun iradesinden çok, azınlıkların haklarını ne ölçüde güvence altına aldığıyla belirlenir.

 

Zazaki – Yesterday, Today and Tomorrow | by Zeynep Arslan

Zaza toplumu içinde hangi inanç gelenekleri bulunuyor? Bu dinî çeşitlilik, dilin korunması, kültürel pratikler ve kimlik inşası üzerinde nasıl bir etki bırakmıştır?

Bu soruya kısaca yanıt vermek biraz zor; elimden geldiğince denemeye çalışayım. Tarihsel olarak Zaza toplumunun içinde de birçok toplumda olduğu gibi farklı inanç toplulukları var. Yok olmaya yüz tutmuş kadim bir toplumdan bahsediyoruz. Eski dünyanın kodları din ve inanç aidiyetleri üzerinden şekilleniyordu. Örnek olarak, benim kendi ailem ve çevremde temas ettiğim yaşlı insanlar daima Kızılbaş Alevi aidiyetlerine işaret ederlerdi ve aslında farkında olmayarak bunu etnik bir kimlik gibi belirtirlerdi. 

Osmanlı yönetiminde kimlikler dini aidiyetler üzerinden belirlendiğinden, Zazaca konuşan Kızılbaş Aleviler ötekileştirme, dışlanma, asimilasyon, sürgün ve katliamlara inanç aidiyetlerinden ötürü maruz kaldıklarını bilirler ve bu kimlik kendilerini tanımlamalarında önemli bir faktördür. Burada tarihsel süreç ve güç dengelerinin etkileşimleriyle alakalı kimlik tanımlamalarında inanç aidiyetlerini öncelemişlerdir. “Ma Kırmanci me”, yani “Biz Kırmancız” dediklerinde Türk olmayan Kızılbaş Alevi kimliklerine işaret etmişler. Zaza dilinin temsilcileri oldukları farkındalığı son 40 yıllık bir süreci kapsıyor. Günün sonunda din ve inanç kodları, pratikleri, gündelik ve toplumsal yaşamı ne denli etkiliyorduysa aynı oranda dilin şekillenmesine ve ifade bulmasına da etki ediyordu. Günümüzde özellikle Kızılbaş Alevi Zazaların kimlik inşası inanç ve dilin birbirine itici etkileşimi konusunda önemli göstergeler sunuyor. Burada çoklu kimlik mağduriyetleri, ötekileştirmeler ve sistematik asimilasyon mekanizmalarını aşma çabaları çoklu kimliklerin birbirine olumlu etkileşimine ve birlikte daha yüksek bir dinamizm yakalamasına olanak sağlıyor. Denilebilir ki, kentlere ve diasporaya göç akabinde özellikle inancın ciddi dönüşüme maruz kalması ve kendini yeniden inşa etmeye girişmesiyle birlikte dille ilgili farkındalık da gelişmeye başladı. Dilin yitimi inanç dünyasının, tersinden inancın dönüşümü de dilin yitimi anlamına gelebiliyor. Asimilasyona maruz kalan dil ve inanç günümüz dünya ve yaşam koşullarına cevap verebildiği ölçüde varlığını sürdürebilecektir. Çalışmalarımda bu bağlantılara çokça değinmişimdir. Kızılbaş Alevi örneğinde, kimlik ve aidiyet sorunsalları ve inşası ciddi oranda dil-din-inanç etkileşimlerine işaret ediyor. Bir nevi “eski” dünyayı tanımlama araç gereçlerine sahip olan Zazaca ve Zaza toplumunu araştırma çalışmalarında daha kapsamlı bir anlaşılırlık kazanabilmek için bu eskinin kodları olan din ve inanç çeşitliliğini mutlaka tarihsel ve sosyolojik bağlamıyla ele almak önemlidir.

Kısaca “Zaza toplumu içinde hangi inanç gelenekleri bulunuyor?” sorusuna da cevap vermek isterim; Zaza nüfusunun önemli bir kısmı, özellikle Dersim, Bingöl’ün bazı bölgeleri ve Erzincan çevresinde Kızılbaş Alevi geleneğine mensuptur. Tahminen Şafii ağırlıklı olmakla birlikte Hanefi mezhebine de ait olan Sünni Zazalar Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Siverek, Gerger ve çevresinde bulunur. Tarihsel süreç içinde Hristiyanlaşmış ya da Ermenilerle kültürel etkileşim içinde yaşamış Zazalardan söz edilir fakat günümüzde bunların sayısı oldukça sınırlıdır. Ancak komşuluk, akrabalık ilişkileri ve devlet aygıtının uyguladığı politikalar sebebiyle Müslümanlaş(tırıl)mış ve Alevileş(tiril)miş Hristiyanların olduğu da bilinen gerçekler arasındadır. Öte yandan, Avrupa diasporasında sekülerleşme, ateizm, deizm ve farklı dini yönelimler giderek görünür hâle gelmiştir. 

Soru din ve dil arasındaki etkileşim olunca zannederim en önemli konu toplumun sözlü geleneğe sahip olması. Özellikle Kızılbaş Alevilerde sözlü aktarım birkaç yüzyıla ait dua, deyiş, menkıbe ve ritüeli Zazaca olarak günümüze taşımıştır. Yazılı standart bulunmasa bile bu sözlü gelenek dili uzun süre canlı tutmuştur. Tabii burada başarı değerlendirmesini tek dil ve tek din devlet politikasının zorluğu ve ağırlığını görerek yapmak hakkaniyetli olacaktır. Özellikle, Kızılbaş Alevi topluluklar çoklu-asimilasyon mekanizmalarına maruz kalmaktan ötürü daha ciddi aidiyet sorunsallarıyla karşı karşıyadır. Gerek Zazaca dilinden gerek Kızılbaş Alevi inancından ötürü entegrasyon sağlamadığı ölçüde merkezin daima dışında ve ötesinde bırakılmıştır. Yoksulluğun dayattığı göç ve sosyolojik dönüşüm gerek inancın gerek dilin gelişim ve zamana uyum potansiyelini kısıtlamıştır. Bu kuşakların Zazaca hafızası büyük oranda köylerden kentlere göçün yoğunlaştığı zamanlarda adeta donmuştur ve daha çok o dünya ve sosyolojiyi ifade ve tanımlama yetisine hâkimdir. Hâl böyleyken, günümüz dünyasının gereksinimlerine cevap verebilme potansiyeli ve olanakları önemli bir soru. Öte yandan, Sünni Zazalarda din eğitiminin ağırlıklı olarak Arapça, Osmanlı Türkçesi veya Kürtçe üzerinden yürütülmesi nedeniyle burada Zazaca dini alanda daha sınırlı kullanılmıştır ve daha çok “aile” dili diyebileceğimiz şekilde varlığını sürdürmüştür. En nihayetinde, Cumhuriyet dönemindeki asimilasyon politikaları ve Türkçenin tek eğitim dili olması, her iki inanç grubunda da kuşaklar arası dil aktarımını zayıflatmıştır. Özellikle Avrupa diasporasında sayıları giderek azalan dile hâkim son kuşakları da düşününce, dilin ve kültürün korunması adına daha vahim bir tablo ortaya çıkıyor. 

Tek dil, tek din, tek millet, tek vatan devlet paradigmasının gölgesinde tarihi ve siyasi konjonktürün etkisini daima göz önünde bulundurmak lazım. Zazaca konuşan toplum uzun yıllar boyunca kendisini öncelikle Alevi, Sünni, Solcu, Kürt, Türk veya yaşadığı bölgenin kimliğiyle tanımlamış ve Zaza kimliği ya bilinmemiş ya da ikincil planda kalmıştır. Özellikle 1980’lerden sonra Avrupa diasporasında gelişen Zaza dili ve kültürü çalışmaları, dini farklılıkların ötesinde ortak bir Zaza kimliği tartışmasını güçlendirmiştir. Burada bir de Avrupa diasporasında doğup büyüyen neslin temsil ettiği yeni aidiyetler var. Sosyal bilim akademi dünyasında çok-kimliklilik -ki bunu doktora tezimde Aleviliklerle ilgili yaptığım çalışmalarda altını çizerek ifade etmeye çalıştım- “super-diversity”, yani “süper çeşitli(kim)lik”, reel-gerçekliği ortaya koyuyor. İnsanlar tek bir aidiyetini değil koşul ve şartlara göre farklı aidiyetlerini önceleyebiliyor veya öncelik sıralamasını değiştirebiliyor. Bu anlamda ‘normal olan’ da teklik değil çoğulculuktur insan sosyolojisinde. Kimlik krizlerinin derin fay hatları oluşturduğu ve paradigmanın değişmez bir aygıt görüldüğü Türkiye ve bölgede tekçi kimlik inşa ve politikaları birbirini tekrar etmekten öteye gidemiyor. Günümüzde bazı çevreler Zazalığı bağımsız bir etno-dilbilim kimlik olarak değerlendirirken, bazıları Kürt kimliği içinde ele almaktadır. Bu tartışmalarda dini aidiyetler zaman zaman farklı siyasal ve kültürel yaklaşımları da etkilemektedir. Son yıllarda hem akademik çalışmalar hem de sivil toplum girişimleri, Alevi ve Sünni Zazaların ortak dilsel ve kültürel mirasını öne çıkaran daha kapsayıcı bir yaklaşım geliştirmeye çalışmaktadır, bunu önemli buluyorum. Kanımca, Zaza toplumundaki dini çeşitlilik dilin kullanım alanlarını, sözlü kültürün aktarım biçimlerini ve kolektif kimliğin oluşumunu şekillendiren temel bir etkendir. Kızılbaş Alevi ve Sünni gelenekleri farklı dini ve inançsal pratikler geliştirmiş olsada Zazaca, ortak tarih, akrabalık ağları ve bölgesel kültür birçok ortak unsurun korunmasını sağlamıştır. Bu nedenle günümüzde Zaza kimliği; dil, din, tarih ve toplumsal deneyimlerin kesişiminde şekillenen çoğul bir mirastır. Bu nedenle Zazacanın korunması ve canlandırılması (revitalizasyonu), yalnızca dile odaklanan bir yaklaşımla değil, dili biçimlendiren inanç sistemleri, kültürel pratikler ve tarihsel deneyimlerle birlikte ele alınmalıdır. Kızılbaş Alevi geleneğinde dil ile inanç pratiklerinin karşılıklı etkileşimi kadar, Sünni Zazalarda dinî yaşamın gündelik dil kullanımına etkisi de bu bütüncül yaklaşımın önemli örnekleridir.

 

Alevilik, Zaza kimliğinin oluşumu ve kuşaklar arası aktarımında bir rol oynuyor mu?

Özellikle Dersim Kızılbaş Alevi Zazalar açısından Alevilik, yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda Zazacanın korunmasında, sözlü kültürün aktarımı ve kolektif kimliğin inşasında belirleyici bir role sahip. Yazı kültürünün olmamasıyla birlikte, Zazaca deyişler, gülbenkler, nefesler, duaz-ı imamlar, mersiyeler ve kutsal anlatılar kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Özellikle 1980 darbesinden sonra Avrupa diasporasına göçmüş Dersimli müzisyenlerin bu kaynakları araştırıp bulmaları ve müzik vasıtasıyla yeni nesillere aktarımı büyük bir başarı öyküsüdür. Türkiye’de olmayan toplumlar arası temas veya kentlere göç kapsamında dahi yasakların hâkim olduğu siyasi atmosferde diyalog ve tanışma gelişemezken, bu tanışma ve diyaloglar Avrupa’ya göçle birlikte yoğunlukla mümkün hâle gelmiştir. Özellikle dil ile ilgili farkındalık Avrupa diasporasında, deyim yerindeyse yeniden doğuş yaşamıştır. 

Dersim örneğinde 1937/38 çalışmaları kolektif hafızanın korunması çaba ve çalışmalarını beslemiştir. Buradaki özverili girişimler yalnızca dinî bilgiyi değil, toplumsal hafızanın taşınmış olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Yaşlıların taşıma aracı konuştukları dil Zazaca olmuştur. Bu son tanıkların aktardıklarını çözümleme yolu Zazacayla yeniden tanışmaktan geçti. Özellikle tarihi Dersim coğrafyasında uzun süre “Alevi olmak”, “Dersimli olmak” ve “Zazaca konuşmak” birbirini destekleyen kimlik katmanları oluşturmuştur. Önceki çalışmalarımda “Kırmanc” öz-tanımlaması ile ilgili tezlerimi ortaya koymuştum. Burada yanlış anlaşılmaya yol açmamak amacıyla bir önemli noktayı da tekrar belirtmek istiyorum: bunlar özdeş değildir, Zazaca konuşan Sünniler de bulunduğu gibi Kurmanci konuşan Aleviler de vardır. Soruyu detaylandırırsak, cemlerde çoğu zaman birden fazla dil kullanılmaktadır, buna sebep farklı bölgelerden insanların birlikte cem tutması da olabilir. Öte yandan, tarihi göç silsilelerinden ve ortak yaşan alanlarını paylaşan toplumun sosyolojik etkileşimlerinden kaynaklı kimi köylerde birden fazla dil konuşulurdu. Dolayısıyla, Zazaca, Türkçe, Kurmanci ve Arapça ifadeler mevcuttur. Dil kullanımı, cem erkânına katılanların profillerine ve arz-taleplerine göre değişim gösterir. Asimilasyon ve göç mekanizmalarının gölgesinde son yıllarda dil ile ilgili farkındalık arttıkça cemlerde Zazaca veya Kurmanci konuşulması yönündeki talepler de artış göstermiştir. Kuşaklar arasındaki farklılıkları da gözettiğimiz zaman cemlerin toplamında çok-dilli, yani geniş bir dil repertuvarıyla yürütüldüğünü de söylemek mümkün. 

Tamamen Zazaca cem süren sürekler var mı henüz bilmiyoruz çünkü Alevilikte merkezi bir otorite bulunmaz ve sürekler resmi olarak sınıflandırılmamıştır. Daima asimilasyon ve dışlanmaya maruz kalmış ve kendini sürekli gizlemeye çalışmış Alevilik hâlâ araştırma ve tanımlama sürecinde. Yazılı kaynağın kısıtlı olduğu ve çok-kimlikliliğin ve onun maruz bırakıldığı tekçi devlet paradigması sebebiyle bu araştırmaların da mevcut kuram, kurum ve aygıtların içinde her zaman sağlıklı yol aldığı söylenemez. Siyasi konjonktüre de bağlı olarak adeta bir ileri bir geri gibi bir dinamiğe tanıklık ediyor ve bir nevi patinaj yapıyoruz. Dolayısıyla Alevilik çalışmalarına daha kapsamlı bir kapı aralamak, var olan aygıt ve yapıların içinde belki de düzeni ters-yüz ederek yapılabilecek okuma olanaklarından aynı oranda mahrum bırakılıyor. Bu konu tartışmaya çok açık olmakla birlikte, soruya sadık kalmak adına, toplamında mevcut saha araştırmaları gösteriyor ki, Zazacanın ritüel dili olarak önemli oranda korunduğu başlıca gelenekler Dersim, Doğu-Erzincan, Bingöl Kiğı ve Yayladere çevresi, Elazığ Karakoçan, Kovancılar’ın bazı köyleri vs... Bu saydıklarımın ortak paydaları ayrıca Dersim ocaklarına bağlı olmalarıdır. 

Bu soruya son olarak şunu eklemek isterim; sosyo-dilbilim açısından bakıldığında, Alevilik Zazaca için tarih boyunca koruyucu bir kültürel alan, yani “protective cultural domain” işlevi görmüştür diyebiliriz; fakat bu koruma hiçbir zaman mutlak olmamıştır. Modern eğitim sistemi, kentleşme, göç, diaspora yaşamı ve Türkçenin baskın konumu nedeniyle ritüel dili de dönüşmüş ve dönüşmektedir. Buna rağmen özellikle Dersim merkezli ocak geleneği, Zazacanın yeterli veya yetersiz en uzun süre kesintisiz yaşatıldığı kurumsal ve kültürel alanlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Özellikle burada Zazaca, gündelik iletişim dilinden öte, kutsal bilgi, kolektif hafıza ve ritüel pratiğinin taşıyıcısı olarak önemini korumaktadır. 

Avrupa'da yaşayan Zazalarla Türkiye'deki Zazalar arasında dile ve kimliğe yaklaşım bakımından gözlemlediğiniz en belirgin farklılıklar neler? 

Bir konuyu çok fazla önemli buluyorum, o da Zaza toplumu da bütün diğer toplumlar gibi sosyo-ekonomik ve sosyolojik bakımdan, kültürel bakımdan, siyasi dünya görüşleri bakımından vs. son derece heterojendir. Dolayısıyla bu soruya tek tip bir yanıt vermek ne mümkün ne de doğrudur. Bununla birlikte, son 40 yılda yapılan akademik çalışmalar ve saha gözlemleri bazı genel eğilimleri ortaya koymaktadır. Gözlemleyebildiğim kadarıyla, Türkiye’de Zazaca büyük ölçüde gündelik iletişim dili olarak kullanılmaktadır. Özellikle kırsal bölgelerde ve yaşlı kuşaklar arasında ve en önemli kaynak gördüğüm, kadınlar arasında ve aile içi iletişimde yaşamaya devam etmektedir. Ancak kentleşme, eğitim sistemi ve Türkçenin baskın konumu nedeniyle genç kuşaklarda günlük kullanım giderek azalmaktadır. Buna karşın, Avrupa’da Zazaca çoğu zaman günlük yaşamın dili olmaktan çıkmış, daha çok etnik-kültürel kimliğin sembolü hâline gelmiştir. Öyle ki, birçok aile günlük yaşamda Almanca, Fransızca, İsveççe ya da Hollandaca kullanırken, Zazaca aidiyetin ve kökene bağlılığın önemli bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Bunlar sosyo-dilbilim alan araştırmasının konularıdır. 

Türkiye’de dili konuşanların sayısı daha fazla olmasına rağmen dil üzerine bilinç her zaman yüksek olmayabilir. Avrupa’da ise dili aktif konuşanların sayısı daha sınırlı olsa da dilin korunmasına yönelik farkındalık ve kurumsal girişimler daha görünürdür. Aslında ilk bakışta paradoksal görünen fakat göç ve göçmenlik araştırmaları kapsamında son derece anlaşılır olan bir durum ortaya çıkmaktadır: kültür, dil, din, kimlik ve köklerini kaybetme kaygısı göçmenleri daha tutucu ve muhafazakâr hâle getirir. Görece daha demokratik olan koşullarda ise öz-kimliklere ilgi de aynı oranda artış gösterir. Göç veren mekân ve dünyaya ait geleneksel ve tutucu kodlar da bu öz-kimliğin canlandırılmasında dikkate değer bir etken. Öyle ki, 1960larda Avrupa diasporasına göç etmiş olanların hafızasındaki Türkiye geride bıraktıkları o zamanın Türkiyesine ait. Burada aidiyet ile ilgili diaspora toplumlarının maruz kaldıkları bölünme ve yabancılaşma konularına röportajın maksadını aşmamak adına girmiyorum, fakat son derece önemli ve güncel bir çalışma alanı olduğuna işaret etmekte fayda görüyorum. Tekrar soruya dönecek olursak, daha önce de belirtmiş olduğum ve birçok çalışmamda altını çizmiş olduğum gibi, diaspora, özellikle 1980’lerden itibaren Zazacanın yazılılaşması ve görünürlüğü açısından önemli bir rol üstlenmiştir. Avrupa’da Zazaca kitaplar ve dergiler yayımlanmış, sözlük ve dilbilgisi çalışmaları hazırlanmış, çok-dilli çocuk ve masal kitapları üretilmiş, kültür dernekleri kurulmuş, dil kursları düzenlenmiş, dijital yayıncılık ve sosyal medya içerikleri geliştirilmiştir. Ayrıca üniversiteler ve araştırma merkezleriyle kurulan işbirlikleri sayesinde Zazaca üzerine akademik çalışmaların önemli bir kısmı Avrupa’da destek bulmuştur. Dolayısıyla henüz dillerin zenginlik ve değer görüldüğü Avrupa diasporası yazılı kültürün ve akademik üretimin gelişmesine katkı sağlayan önemli bir alan olmuştur. Yine de Avrupa’da üçüncü ve dördüncü kuşaklarda Zazaca bilgisi önemli ölçüde azalmaktadır. Bu durum gençlerin Zaza kimliğini benimsemesinde ve çoklu-kimlik ekseninde aidiyet tanımlamasında engelleyici bir unsur oluşturmuyor. Burada bir genç kendisini aynı anda Zaza, Alevi veya Sünni, Zaza-Kürt veya Kürt, Alman, Avusturyalı, Fransız ya da Hollandalı olarak tanımlayabilir. Diyebiliriz ki, diasporada kimlik aktarımı dil aktarımından daha güçlü ilerlemektedir. Bu çoklu kimlik yapısı içinde Zazalık, çoğu zaman kültürel mirasın önemli bir parçası olarak yeniden yorumlanabilir. Bir örnek vermek gerekirse, genç kuşaklar doğan çocuklarına hem enternasyonal olarak kolay telaffuz edilen ama Zazaca olan isimleri takmaya önem göstermektedir. Başka bir ifadeyle, “Ben Zazayım.” diyen gençlerin sayısı, Zazacayı ana dili düzeyinde konuşabilen gençlerin sayısından daha fazladır. Çok-kimliklilik gerçeğiyle birlikte baskın diller gündelik yaşamımızı domine etmeye devam ediyor. 

Bu soruyu toparlarsak, benim fikrime göre diaspora, Zazacanın korunması açısından çelişkili fakat önemli bir işleve sahiptir. Bir yandan gündelik konuşma dili olarak Zazacanın kullanımı kuşaklar arasında azalırken, diğer yandan Avrupa, yayıncılık, akademik üretim, dijital içerikler ve kültürel örgütlenmeler sayesinde Zazacanın belgelenmesi, standartlaşması ve görünürlüğünün artmasına önemli katkılar sağlamaktadır. Bu nedenle kanaatimce günümüzde Zazacanın geleceği, yalnızca Türkiye’deki doğal konuşur topluluklarına değil, aynı zamanda diaspora ile kurulan kültürel ve akademik işbirliklerine de bağlı görünmektedir. Bu işbirlikleri, dilin hem yaşayan bir iletişim aracı hem de ortak kültürel mirasın taşıyıcısı olarak gelecek kuşaklara aktarılmasında her şeyden önce tamamlayıcı bir rol üstlenmelidir.

Avrupa’daki Zaza Alevilerle Türkiye’dekiler arasında inanç ve dil kullanımı ekseninde belirgin farklılıklar var mı? 

Avrupa’daki Zaza Aleviler ile Türkiye’deki Zaza Alevileri arasındaki en belirgin farklılıklar, Alevilik inancının kimi Avrupa devletleri tarafından resmi tanınma ve kurumsallaşma kazanmış olması. Avrupa’da inanç, kullanım alanı ve kimlik söylemi etrafında şekillenmektedir. Türkiye’de Alevilik büyük ölçüde ocak sistemi, dede-talip ilişkisi, ziyaret kültürü ve yerel topluluk yaşamı içinde sürdürülmektedir. Türkiye’de inanç, gündelik yaşamın ve toplumsal ilişkilerin doğal bir parçasıdır. Cemler çoğunlukla köylerde veya cemevlerinde, geleneksel erkâna bağlı olarak yürütülmektedir. Avrupa’da ise göç sonrası oluşan koşullar, ziyaret yer-mekânlardan kopma nedeniyle Alevilik ancak kurumsallaşmış yapılar içinde varlığını sürdürmekte ve inancın önemli kaynakları olan ziyaret yer-mekânlarına ancak sembolik bağlılık üzerinden yürütmektedir. Bu özellikle Kızılbaş Alevileri “etnikleştirilmiş-inançsal bir diaspora toplumu” olarak konumlandırır; bu benim yıllar önce yazdığım doktora tezimle birlikte ve daha sonraki Alevilikler ile ilgili çalışmalarımda irdelediğim başlıca konulardan biridir. Özetle, Avrupa’da cemevleri yalnızca ibadet mekânı değil aynı zamanda kültür merkezi, eğitim alanı ve sivil toplum kuruluşu işlevi görmektedir. Bu nedenle Alevilik daha çok kültürel kimliğin korunmasına yönelik örgütlü bir yapı içinde yaşatılmaktadır. Bu durumlar Zazaca ile itici etkileşim süreçlerine de etki ediyor. Türkiye’de iyi kötü aile içinde günlük yaşam dili olan Zazaca, Avrupa diasporasında yaşlı nesillerin de giderek sayılarının azalması sebebinden günlük dil olmaktan uzaklaşmaktadır. Yine de cemlerde ve kültürel etkinliklerde dile hâkim olmaktan bağımsız, Zazaca deyişler, gülbenkler ve nefesler özellikle korunmaya çalışılmakta ve Türkçe, Almanca, Fransızca ve diğer dillerde açıklamalarla yeni kuşaklara yönelik katılımcılık denenmekte. 

Çalışmalarınızdan birinde Zazaları "proto-ulus" olarak tanımlıyorsunuz. Bu kavramı biraz açabilir misiniz? Zazaları proto-ulus yapan tarihsel ve toplumsal özellikler nelerdir?  

Ben de milliyetçilik kuramları çerçevesinde yaptığım değerlendirmelerde benzer bir kavramsallaştırma yapıyorum, ancak bu ifade bana ait değil. İranolog Ludwig Paul kendisiyle yıllar önce yapmış olduğum bir röportajda bu ifadeyi kullanmıştı. Sanırım, bu sorunun kaynağı da bu röportaj olsa gerek. Aynı dönemde, İndo-germanist Heinrich Eichner ile de röportaj yapmıştım ve o da aynı Ludwig Paul gibi, “dilbilimin insanların hangi etnik kimliğe ait olduğuna karar veremez” düsturunu savunuyordu. Her ikisi de Zazaca’nın bağımsız bir dil olmasının, otomatik olarak bağımsız bir milletin varlığını kanıtlamadığını ifade ediyordu. Fakat onlar aynı şekilde, bir dilin başka bir dil ailesi içinde değerlendirilmesinin de insanların etnik kimliğini belirlemediğinin altını kalınca çiziyorlardı. Ludwig Paul’un “Proto ulus” kavramını kullanmasını bütün milliyetçilik ve milliyetleşme çalışmalarını da göz önünde bulundurarak ben şöyle okuyorum: Zazalar, modern ulus teorilerinde kullanılan ölçütlerin bir kısmına sahip, bir kısmına ise sahip olmayan bir topluluk olarak değerlendirilebilir. Benim okumalarıma göre, bir toplumun bir ulus olarak tanımlanması için gerekli olan ortak bir dilin yanısıra, büyük ölçüde aynı coğrafyada yaşaması, kültürel pratikleri, sözlü gelenekleri, tarihleri ve en önemlisi ruh birliğidir. “Ruh birliği” konusu Kızılbaş Alevi Zaza ve Sünni (Şafi veya Hanefi) Zaza toplumlarınını arasındaki tarihi ayrımı belirleyen en önemli faktördür. Modern anlamda ortak bir ulusal bilinç, siyasal örgütlenme ve ulus-devlet projesinin tarihsel olarak geliştirilmesi temellidir. Bu bağlamda uluslaşma ve ulus-devletleşme politik irade ile de alakalıdır. Ulus-devletleşme projeleri farklı modellerle yapılabilir ve Türkiye çeşitli sebeplerden dolayı tercihini katı dayatma ve tek-tipleştirmeden yana kullandı ve bugüne kadar burada var olan fay hatlarından -çoğu zaman bundan elitlerin çıkarları açısından faydalansa da- kırılıyor ve daimî gerilimden kurtulamıyor. Ne var ki, kendi kimlik varlığını görünür kılmak isteyen toplum grupları var olan tekçi mekanizmaları yeniden üretiyor. Bu anlamda Kürt hareketinin “Zazalar da Kürttür ve Zazaca Kürtçenin bir lehçesidir” baskın fikrinden, giderek -Zaza kimlik mücadelesi de kaynaklı- “Kürtler çok dillidir ve Zazaca bir Kürt dilidir” fikrine geçmesi politik güç dengeleri ve etkileşimler denkleminde okunmalıdır. Boşuna denmemiştir: Bir dil, ordusu ve donanması olan bir lehçedir.

Siz, kimlik siyasetinin baskın olduğu toplumlarda öz-demokrasi kültürünün gelişimi zorlaşıyor demiştiniz; sizce bunun nedeni ne? Zazaların deneyimi bu konuda bize ne söylüyor?

Ben bu düşünceyi yıllar önce Alevi kadınları üzerine yaptığım yüksek lisans çalışmamda geliştirmeye çalışmıştım. O çalışmada, Alevi kadınlarının yalnızca toplumsal cinsiyet eşitliği açısından değil, aynı zamanda Alevi toplumunun kendi içindeki öz-demokratikleşme süreçlerinin de en önemli aktörlerinden biri olabileceğini savunmuştum. Çünkü kadınların görünürlüğünün artması, karar alma mekanizmalarına, oluşum ve gelişim süreçlerine katılması ve eleştirel seslerinin duyulması yalnızca kadınların güçlenmesi anlamına gelmez; aynı zamanda toplumun kendi içindeki demokratik kapasitesini de artırır. Alevi kadınları örneğini yalnızca kadın meselesi olarak değil, demokratik dönüşümün itici gücü olarak konumlandırmıştım. Kadınların görünürlüğü ve etkinliğinin artmasını son derece önemli buluyorum. Çalışmalarımda altını kalınca çizdiğim ise, antropoloji çalışmalarında çokça görüldüğü gibi, kadınların dili icra ve kültür aktarımı konusunda önemli bir kaynak olduğudur. Dolayısıyla Zaza toplumunun da gelişmesi ve etkinleşmesi bu kaynağa hak ettiği yeri ve değeri vermesinden geçebileceğini düşünüyorum. Özellikle Türkiye’de son zamanlarda bazı dernekleşme girişimlerinde gözlemleyebildiğim kadarıyla, son derece erk egemen ve erkeklerin domine ettiği yapılanmalar söz konusu. Kadının yerinin ve sözünün olmadığı yerlerde ancak var olan tekçi yapıların, bilinen ve alışılmış olanın tekrarlarlanabileceğini düşünüyorum çünkü burada konuşan ve duyulan sesler hep aynıdır.

Kimlik siyaseti, tarihsel olarak dışlanmış ve görünmez kılınmış topluluklar açısından meşru ve çoğu zaman kaçınılmaz bir mücadele aracıdır. Kimlik olmadan hak talebinde bulunmak çoğu zaman mümkün değildir. Ancak sorun, kimliğin bir hak mücadelesi aracından çıkıp siyasetin tek belirleyici ekseni hâline gelmesiyle başlar. Bu anlamda benim "öz-demokrasi" derken kastettiğim, bir topluluğun yalnızca dışarıdan demokrasi talep etmesi değil, aynı zamanda kendi içinde de demokratik ilişkiler geliştirebilmesidir. Yani kendi hiyerarşilerini, güç ilişkilerini, cinsiyet rollerini, temsil mekanizmalarını ve eleştiri kültürünü sürekli sorgulayabilmesidir. Kimlik siyasetinin baskın olduğu yapılarda ise çoğu zaman topluluğun varlığını koruma kaygısı ön plana çıkar. Böyle dönemlerde iç eleştiri kolaylıkla “birliğe zarar vermek”, “karşı tarafa hizmet etmek” ya da “kimliği zayıflatmak” şeklinde yorumlanabilir. Bunun sonucunda kadınların, gençlerin, farklı görüşlerin veya farklı deneyimlerin sesleri ikinci plana itilebilir. Özellikle ataerkil ve feodal yapıların hâkim olduğu topluluklarda bu durum dışarıya karşı demokratik talepler dile getirilirken, içeride demokratik dönüşümü erteleyebilir, engelleyebilir. Bence bu yaklaşım Zaza toplumunun deneyiminde de görülebilir. Zaza toplumu tarih boyunca farklı dini aidiyetler, farklı siyasal yönelimler ve farklı kimlik tanımları arasında yaşamıştır. Bu çeşitlilik, bir yandan ortak bir kimlik inşasını zorlaştırırken, diğer yandan çoğulculuk açısından önemli bir potansiyel de taşımaktadır. Bu potansiyelin gerçekleşebilmesi için farklılıkların bastırılması değil, birlikte konuşulabilmesi gerekir. Aksi takdirde kimlik, toplumu güçlendiren bir kaynak olmaktan çıkar, zayıflatır ve iç tartışmaları sınırlayan bir çerçeveye dönüşebilir.

Benim bu yaklaşımım günümüzde siyaset teorisinde “prefigurative democracy” olarak adlandırılan anlayışla da örtüşüyor. Bu yaklaşım, bir hareketin talep ettiği demokratik değerleri önce kendi içinde hayata geçirmesi gerektiğini savunur. Benim “öz-demokrasi” kavramım bunu azınlık toplulukları ve özellikle Kızılbaş Alevi Zaza deneyimi üzerinden geliştirmeye kapı aralayan özgün bir perspektif sunuyor. Bana göre gerçek demokratikleşme, yalnızca devletin ya da çoğunluk toplumunun demokratikleşmesiyle sınırlı değildir. Azınlık ya da dezavantajlı toplulukların da kendi içlerinde katılımcılığı, çoğulculuğu, özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğini ve eleştirel düşünceyi geliştirmeleri gerekir. Tezimi tekrar etmem gerekirse: Kendi içinde demokratikleşen bir topluluk, yaşadığı ülkenin demokrasisine de daha güçlü katkı sunabilir. Bu nedenle öz-demokratikleşmeyi, yalnızca içe dönük bir dönüşüm değil, aynı zamanda daha kapsayıcı bir toplumsal demokrasinin ön koşullarından biri olarak görüyorum. Nitekim, bir ortak yaşam alanı, buna ülke diye bilirsiniz, ne kadar demokratik olursa azınlıkların ve toplumun çevresine itilmişlerin, en zayıflarının yaşam olanakları o kadar mümkün ve nitelikli olur. Eşitlik hakları sürdürülebilir olarak uygulandığı, gözetildiği ve geliştirildiği ölçüde güçlü, dinamik ve yine sürdürülebilir demokratik ortak yaşam mümkün olur.

 

Göç ve küreselleşmenin artık iyice hız kazandığı bir dünyada Zaza toplumunun kültürel hafızasını ve dilini koruyabilmesi için sizce atılması gereken en önemli ve acil adımlar neler? 

Çalışma alanlarıma bakarak ve bir sosyal bilimci olarak bu soruya benim cevabım yalnızca “dil kursları açılmalı” gibi önerilerden ibaret olmaz. Ben kimlikleri daha çok küresel dönüşümler, demokrasi, güç ilişkileri ve kültürel çoğulculuk bağlamında ele alıyorum. Dünyanın son elli-altmış yılda yaşadığı dönüşüm, yalnızca göçün artmasıyla açıklanamaz. Sebep-sonuçlar, farklı dinamikler, semptomlar ve itici kaynalar, güç dengeleri irdelenmeli. Artık ulus-devletin mutlak belirleyiciliğinin zayıfladığı, buna karşılık küresel sermayenin, çok uluslu şirketlerin, dijital platformların ve ulus-ötesi güç ağlarının giderek daha etkili olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle bugün kimlik mücadelelerini yalnızca ulus-devlet ekseninde okumak önemli ölçüde zamanın gerisinde kalmaktadır. 19. ve 20. yüzyılda birçok etnik hareketin temel hedefi kendi ulus-devletini kurmak ya da mevcut devlet içinde tanınmaktı. Bugün ise dünyanın büyük bölümünde insanlar, ulus-devlet sınırlarını aşan ekonomik, teknolojik ve kültürel süreçlerin etkisi altında yaşamaktadır. Mesele yalnızca “bir devlet kurmak” ya da “bir devlet içinde tanınmak” değildir; aynı zamanda küreselleşme koşullarında kültürel çeşitliliği, demokratik katılımı ve dilsel çoğulluğu sürdürebilmektir. Aksi taktirde Ortadoğu’daki post-sömürge devletlerin durumu da niteliği de daha savunulası olurdu. Yine önemli bir ayrıntı olarak belirtmek isterim, toplumsal cinsiyet araştırmaları ulus-devlet modellerinin erk egemen temelini sosyal bilim kuramlarını ters yüz ederek okuyup farklı pencereler aralamıştır. Dolayısıyla benim açımdan kadının, yani toplumların yarısından fazlasının yeri, sesi, görünürlüğü ve katılımcılığı herhangi bir inşa sürecinde her hâlükârda önemli bir kriterdir. 

Bakıldığında dünyada birçok marjinalleştirilmiş ve domine edilmiş dil topluluğu Zaza toplumu ile benzer sorunlarla karşı karşıyadır. Asıl soru, sayıca küçük bir topluluğun küresel kültürel homojenleşme karşısında kendisini nasıl görünür ve üretken kılabileceğidir. Bana göre geleceğin temel sorusu “Zazalar nasıl hayatta kalacak?” değil; “Zaza toplumu değişen dünyada nasıl demokratik, üretken ve çoğulcu, katılımcı ve çok sesli bir kültürel özne olmaya devam edecek?” sorusudur. Kanaatimce burada en önemli mesele, dili yalnızca korunacak nostaljik bir miras olarak görmek yerine, yaşayan bir üretim alanına dönüştürebilmektir. Bir dil ancak konuşuluyor, yazılıyor, öğretiliyor, dijital platformlarda kullanılıyor ve yeni kuşaklar tarafından yeniden üretiliyorsa yaşayabilir. Buradan hareketle benim bu konuda tekrar ifade edebileceğim, kuşaklar arası doğal dil aktarımını desteklemek, çocuklar ve gençler için nitelikli eğitim ve kültürel içerikler üretmek, dijital medya, yapay zekâ ve yeni iletişim teknolojilerinde Zazacanın görünürlüğünü artırmak, akademik araştırmaları ve yayıncılığı güçlendirmek ve belki de en önemlisi, Türkiye ile diaspora arasında sürdürülebilir kültürel ve bilimsel işbirliklerini geliştirmektir. Geleceğin mücadeleleri bilgi üretimi, dijital görünürlük, kültürel yaratıcılık, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik duyarlılık ve demokratik katılım üzerinden şekillenecektir. Fikrim, bir topluluğun gücü artık yalnızca nüfusuyla ya da siyasal temsil kapasitesiyle değil, ürettiği bilgi, kültür ve demokratik pratiklerle de ölçüleceği yönündedir.





[1] Dr. Zeynem Arslan’la ilgili daha fazla bilgi için ve çalışmalarından haberdar olmak için web sitesini ziyaret edebilrsiniz: https://www.zeynemarslan.com/